14 Şubat yaklaştığında sosyal alan giderek tek bir soruya indirgenir:
“Bir ilişkin var mı?”
Çiçekler, hediyeler, planlar ve gülümseyen fotoğraflar arasında sevgi, neredeyse ölçülebilir bir performansa dönüşür. Kim ne aldı ne kadar aldı, kim nereye götürüldü… Sevgi, bir güne sığdırılmaya çalışılırken; çoğu zaman ilişkilerin gerçek dinamikleri görünmez hâle gelir.
Oysa sevgi, takvimde işaretlenen bir günle değil; ilişki içinde alma–verme dengesinin nasıl kurulduğuyla ilgilidir. Sevgi; yalnızca vermek ya da yalnızca almak değil, iki tarafın da özne olarak var olabildiği bir ilişkisel alan yaratabilmektir.
Sevgililer Günü, yalnızca partneri olanların günü değildir.
Kendisiyle temas hâlinde olan, kendi duygusal ihtiyaçlarını tanıyabilen ve kendiyle kurduğu ilişkide sertlikten ziyade kapsayıcılık geliştirebilen herkes için bir hatırlatma günü olabilir.
Çünkü sevgi, çoğu zaman yanlış yerden tarif edilir.
Sevgi;
- Yalnız kalmamak uğruna sürdürülen ilişkiler değildir.
- Partneri kaybetmemek için kendi sınırlarından vazgeçmek değildir.
- “Bugün yalnız kalmayayım” diye tutunulan bağlar değildir.
Araştırmalar, romantik ilişkilerde sevginin; bağlılık, yakınlık ve karşılıklılık boyutlarıyla ele alınması gerektiğini vurgular (Sternberg, 1986). Ancak gündelik hayatta sevgi, çoğu zaman bu boyutlardan koparılır ve yalnızca romantik jestlere indirgenir.
Bu indirgeme, özellikle Sevgililer Günü gibi sembolik zamanlarda daha görünür hâle gelir. İlişkinin genelinde ihmal edilen duygusal ihtiyaçlar, bir güne yüklendiğinde hem beklenti artar hem hayal kırıklığı.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormak daha anlamlıdır:
“Benim ilişkimde sevgi nasıl yaşanıyor?”
Alma–verme dengesi var mı?
İki taraf da kendi ihtiyaçlarını dile getirebiliyor mu?
Yakınlık, tutku ve bağlılık birbirini destekliyor mu?
Sevginin günü olmayabilir.
Ama sevginin biçimi vardır.
Ve o biçim, hediyelerden çok; ilişkide nasıl var olunduğuyla ilgilidir.
Kaynakça
- Sternberg, R. J. (1986). A Triangular Theory of Love. Psychological Review.